1989-91 Doğu Bloku’nun çöküşünün ardından piyasaya sürülen ‘tarihin sonu’ tezlerini yerle bir etmeyi başardık ama bu her zaman Marksist fikirlerin başat olduğu bir entelektüel çabanın ürünü olmadı. 2000’lerin en etkili figürleri Marksizmin bir varyantını temsil eden otonomcu marksistler, Marksizmi temel önermelerinden soyutlayıp bugüne uyarladığını iddia eden post-marksist düşünürler ve postmodernizmle tartışırken son derece eklektik fikirlerle dünyayı açıklamaya çalışan aktivist-entellektüeller oldu.

Marx’ın meselesi

Marx’ın üzerine kafa yorduğu büyük mesele ise kapitalizmdi. Fikirlerindeki orijinallik, 1840’larda seri üretim yapan ve teknolojiye dayanan endüstriyel kapitalizmin İngiltere’den dünyaya yayıldığını kavramaktı. Bununla birlikte kapitalizmin doğası gereği büyük ekonomik krizlere yatkınlığını da ortaya serdi. Bugün kapitalizmin adaletsizliği, çevre yıkımı ve ırkçılığı üzerine çok şey söyleniyor ama ne kadar krize girme eğilimi taşıdığı üzerine az şey. Dolayısıyla radikal iktisat neoliberalizm eleştirisini bir borsa, finans sermayesi ve kötü yönetim eleştirisi üzerine kurdu. Bu eleştiri, siyasi iktidarların baskıcı ve adaletsiz olmakla itham edildiği yüzeyselliğe paralel bir çizgiyi işaret ediyor. İkisinde de risk eleştirinin dozu ne kadar sert olursa olsun alternatifin radikal bir reformist çizginin ötesine geçmesinin mümkün olmaması. O yüzden de eski solu ve yeni sosyal demokrasiyi eleştirerek radikal çıkışlar yapan hareketler bugün uzlaşmacı bir çizgiye çekilmek zorunda kalıyorlar. Syriza bunun en trajik örneğini sergiliyor. Kapitalizm ve onun devlet aygıtı iyi yönetilerek insanileştirilemezler. Marksizmin birinci önemli dersi buna dairdir.

Marx kapitalizmin sadece adaletsiz bir ekonomik sistem olduğunu öne sürmedi aynı zamanda çok temel bir çelişki tarafından karakterize olduğunu anlattı: işçi sınıfı ve burjuvazinin çatışması. Kapitalizmin yakıtı olan karın işçi sınıfının sömürülmesiyle elde edildiğini anlattı. Dünyadaki kutuplaşma bugün de zenginlerle sömürülenler arasında. Ortadoğu’yu sallayan devrimler nüfusun ciddi bir bölümünün işsiz kalmasına, gıda fiyatlarının artmasına neden olan neoliberalizme ve bunların üzerinde külçe külçe altınlarla servet biriktiren diktatörlere karşı yaşandı. Bu kutuplaşmış dünya özetle 19. yy dünyası değil.

Ezilenlerin gücünün kaynağı

Marx bu sınıf savaşını tarif ederken ezilenler kategorisini çektikleri acılar üzerinden güçlü ilan etmedi. Marx ezilenlerin gücünün kaynağının yoksulluk ve acı çekme olmadığını gördü. İşçi sınıfı kapitalizmde karın kaynağı olan emeğin sahibidir. Gücünü kar için sömürülen emeğini üretim sürecinden kollektif olarak çekebilme kabiliyetinden alır. Dolayısıyla önemi kapitalizmin yıkılması için seferber edebileceği kilit bir metaya sahip olmasında yatar: emek. Türkiye’de son iki yılda yaşanan metal, tekstil ve cam sektörü grevlerine bakalım. Ettirdikleri her kuruş zarar yapabileceklerinin garantisidir.

Diğer önemli nokta Marx’ın işçi sınıfı olarak gördüğü kitlenin hiç de bize klişe şekilde resmedildiği gibi erkek endüstriyel kol işçisi olmamasıdır. Marx için sınıf, emek sömürüsü etrafında şekillenir. İşçi olmak için kendi kaynaklarınla kendini destekleyecek ekonomik bağımsızlıktan mahrum olmak yeterli kriterdir. Yaşamak için kapitalist bir firmaya ya da devlete kalifiye ya da değil becerini satmak zorunda olman işçi olman için yeterlidir. Hastanede, büroda, okulda, restoranda, süpermarkette ya da üniversitede çalışıyor olmak sınıf pozisyonunu belirlemez. Sadece bazı işkolları stratejik olarak daha fazla işkolunu etkileyebildiği için işçi sınıfının bazı kesimleri yapacakları grevlerde daha büyük bir etki alanına sahiptir. Hizmet ya da fiziksel meta üretip üretmiyor olmak, kamu kurumunda ya da özel sektörde çalışıyor olmak sınıf pozisyonunu belirlemez. Böyle bakıldığında işçi sınıfının toplumun çoğunluğunu oluşturduğunu görürüz. Ayrıca sayısının küresel düzeyde arttığını. İletişim teknolojileri, hizmet sektörünün büyümesi gibi gelişmeler işçi sınıfının gücünü azaltmaz. Bilakis yeni mücadele alanları anlamına gelir. İşçi sınıfının geçirdiği değişim devrimci niteliğiyle ilgili bir değişim değildir. Sıkça karşılaştığımız orta sınıf analizleri ve yukarıda sıraladığım hareketlerin öznesi olarak “yeni orta sınıf” “prekarya” gibi kavramların kullanılması Marx’ın karikatürize edilmiş bir sınıf analizi yaptığını öne sürüp sömürü sürecinden bağımsız kriterlerle sınıf tarifi yapma çabasıdır. Bu analizler hareketi güçlendirmediği gibi ortak sınıf çıkarları yerine daha partiküler ayrımlarla sınıf kategorisinin geçersizliğini öne sürmektedir.

Oysa işçi sınıfı Marks’ın döneminde olduğundan çok daha fazla işkolunda, çok daha fazla yerde ve çok daha fazla sayıdadır. Sınıf hareketindeki dönemsel düşüşler, ya da örgütsüz bir dizi işkolunun doğuşu, örgütlü sektörlerin dağılışı ve sendika bürokrasisi altında susturuluşu ‘sınıf öldü’ fikrini cazip kılmakta. Oysa sınıf hareketinin görülmesi ve politik olarak önemsenmesi bizzat politik bir tartışma. Sınıf hareketinin bugünün dünyasındaki düşük örgütlülük düzeyi, yozlaşmış liderliği ve meydana geldiği yerlerde ve kazanım elde ettiği yerlerde gördüğü düşük politik destek sınıf hareketlerini diğer hareketlerin yanında görünmez kılmaktadır. Bugünün güncel mücadele alanlarından biri tam da bu algıyı değiştirip var olan hareketleri görünür kılmak ve politik etkilerinin altını çizmektir.

Sınıf bilinci

Marx’ın yaptığı önemli katkılardan bir diğeri işçi sınıfının varlığının tek başına yeterli olmadığını görmüş olmasıdır. “Kendinde sınıf” diye tarif ettiği ve sadece sistem içinde var olan işçi sınıfı ile “Kendi için” olan yani kendi çıkarları için savaşan sınıf arasında bir ayrım yapmıştır. Marx yaşadığı dönemde Çartist hareketin ve 1848 Fransa işçi ayaklanmalarının “kendi için” sınıfı yaratan politik hareketler olduğunu gözlemlemiştir. “Kendi için” sınıf olma sürecinin hem yenilgi hem de zaferlerle dolu acılı bir süreç olduğunu ise bizzat deneyimlemiştir. 1871 Paris Komünü’nün zaferi Marx’a işçi sınıfının yeni siyasi iktidar formları yaratabileceğini ve bunu kapitalizm altında hayal bile edilemeyecek bir demokratik biçimle yapabileceğini göstermiştir. Marx’a göre sosyalizm bizzat bu sürecin içinden çıkabilir. Yani işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır. İşçiler ancak kendi örgütleri ve mücadeleleri aracılığıyla özgürleşebilirler. Bir elit grup ya da adanmış devrimci bir zümre bunu onlar adına yapamaz. Bugün umutsuzluğun Türkiye’de ikameci bir mücadele anlayışını beslediğini görüyoruz. Bunların Marksizmle bir ilgisi yoktur.

Marx’ın sosyalizm anlayışı muhtemel bir alternatif düzenin tasviri değil o geçişe dair bir şeyler anlatır. Bu süreç ise özünde çoğunluğun çoğunluk adına harekete geçip üretim sürecinin yönetimi dahil hayatımızla ilgili kararları demokratikleştirmesini içerir. Toplumun ezici çoğunluğunu kazanmayan hiçbir ayaklanma başarılı olamaz. Tam da bu yüzden Gezi’den beri hükümeti yıkmayı ve başka bir dünyayı kurmayı isteyenlerin yapması gereken toplumun çoğunluğunu oluşturan ve sistemi kilitleme kabiliyetine sahip olan işçilerin örgütlenmesine yardımcı olmaktır. AKP tabanını koparmadan AKP liderliği yıkılamaz. Bu sosyalizm anlayışı aynı zamanda Sovyetler Birliği’nde (devrimin ilk birkaç yılı hariç), Doğu Avrupa’da, Çin’de, Küba’da ve Kuzey Kore’de iktidarda olan Stalinist rejimlerle arasına sınıf karşıtlığına dayalı kalın bir çizgi çeker. Çoğunluğun demokratik mekanizmaları yerine elit bürokratik bir azınlığın çıkarlarının sürdürüldüğü bu rejimler farklı türlerde bürokratik devlet kapitalisti rejimlerdir. Gerçek sosyalizm değil onun birer karikatürüdürler. Marksizmin ekonomi politiğin eleştirisine yaptığı her katkı bugünkü mücadelede güncelliğini korumaktadır.

Canan Şahin


Dijital sayı 27 - 11 Mayıs 2021 (pdf)

Dijital sayı 26 - 27 Nisan 2021 (pdf)

Dijital sayı 25 - 6 Nisan 2021 (pdf)

Dijital sayı 24 - 23 Mart 2021 (pdf)

Dijital sayı 23 - 16 Mart 2021 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası