Sosyalist İşçi - Devrimci, Antikapitalist Haftalık Gazete


50 yıl sonra Küba Devrimi PDF Yazdır e-Posta
Salı, 02 Şubat 2010 01:23

Fidel Castro, 2008 yılının başlarında Küba başkanlığından ayrıldığında, Geçtiğimiz yüzyılda Latin Amerika siyasetinde en önemli ve nüfuz sahibi kişilerden biri olarak tarihe geçmişti. Yaklaşık 50 sene boyunca ABD'nin ekonomik ambargosunun altında Küba'daki rejimi yaşatmayı başardı.

Milyonlarca Latin Amerikalı için, Küba kıtadaki emperyalizme karşı direnişin sembolü haline geldi. Soğuk Savaş  döneminden Sovyet Bloğunun 1990lardaki çözülüşüne dek Rusya ile birlik olan ülkelerden birisi olduğundan, Küba aynı zamanda başka bir şeyin daha sembolü.

Bu aynı zamanda Castro'nun başkanlıktan çekilmesinin neden önemli olduğunu da gösteriyor. Castro başkanlıktan çekildiğinde yapılan tartışmalar ülkenin politik ve ekonomik tavrını sürdürüp sürdürmeyeceği üzerine idi. Uzun yıllar boyunca Küba, kendilerine sosyalist diyen çevrelerce büyük saygı gördü. Ancak ülkenin sosyalist olup olmadığı tartışmaya açık bir mevzudur.

Gerilla hareketi

Castro siyasete bir sosyalist olarak başlamamıştı; ulusalcı halk geleneğinden geliyordu ve Ortodoxo partisinin bir üyesiydi. Partinin genç üyeleri 1940 ve 50lerde ABD destekli mafyatik diktatör General Batista'ya karşı gittikçe radikalleşiyorlardı.

Bu gençlerin bazıları silahlandı. Fidel de 1953'te ülkenin en büyük ikinci kenti olan Santiago'daki bir askeri karakolluğa yapılan ümitsiz ve başarısız bir saldırıda liderlik yapmıştı. Batista'ya karşı çıkan tüm hareketler gibi onun liderlik ettiği 26 Temmuz Hareketi de vahşice bastırıldı. Fidel savunma olarak oldukça heyecan verici bir konuşma yapmıştı ancak bu konuşma onu önce hapse girmek ardından da Meksika'ya sürgüne gönderilmekten kurtaramadı.

Sürgünün ardından 1956 yılında Arjantinli doktor Ernesto "Che" Guevara'nın da katılımıyla çok az sayıda kişi ile birlikte Küba'nın eşi benzeri görülmemiş 'istilasına' başladılar.

Gerilla güçleri dağları ele geçirmişlerdi, bu esnada 26 Temmuz hareketi şehirlerde diktatörlüğe karşı sabotajlar, suikastlar ve halk arasında propaganda yaparak mücadele ediyordu.

Şehirledeki yoğun baskı sebebiyle hareket gitgide dağlardaki gerilla hareketine yönelmeye başladı. Castro ve Guevera bilinçli olarak gerilla hareketine yoğunlaştılar ve kısa zamanda anti-Batista hareketlerinde baskın bir güç haline geldiler.

1958 yılı biterken, Batista toplumdaki desteğini git gide kaybediyordu. ABD'li destekçileri paniğe girdiler ve desteklerini çektiler, onu yalnız bıraktılar. Diktatör halkın desteğini öyle bir kaybetmişti ki, gerillalar dağlardan inip de şehirleri kuşattıklarında Kübalı askerler karşı koymadılar bile.

1 Ocak 1959'da Batista ülkeyi terk etti. Castro'nun birlikleri ülkenin başkenti Habana'ya girdiler, zafer gerilla stratejisinin başarısından değil, doğru zamanda doğru yerde olmanın getirdiği şanstan kaynaklanıyordu, bunun bir kanıtı aynı stratejiyi kullanmaya çalışan başka devrimcilerin sonlarının hiç de Guevara ve Castro gibi olmamasıdır.

Kızıl değil yeşil

O günlerde Castro, komünist olmadıklarını, devrimin renginin sosyalizmin kızılı değil ancak gerilla üniformalarının petrol yeşili olduğunu söylüyordu. Fidel'i Rusya'nın kollarına atan ABD emperyalizminin baskısı oldu.

Küba'da isyancı birliklere ve aşağıdan yukarıya örülen yeni devlet modeline müthiş bir halk desteği vardı. Ancak 26 Temmuz hareketi ihtiyatlıydı, köylülerin arazilerine el koydular ve işçi sendikalarına sıkı bir denetim uyguladılar.

Halkın devleti olmaktan ziyade, halk için devlet haline gelmişlerdi. Politik iktidar 26 Temmuz hareketinin elinde kalmaya devam etti, hareket askeri bir güç olarak örgütlenmiş olduğundan sıkı bir disiplin ve hiyerarşi içerisinde işliyordu ve böyle de kaldı.

Bu esnada sıradan Kübalılar 1959 devriminde yer almıyorlardı, yine de ilk yıllarda onlar için devrim pek çok kazanım demekti: sağlık hakkı, okur yazarlıkta artış, eğitim ve işsizliğin ortadan kalkması…

Ancak tüm bu reformlar Miami'ye kaçmış Küba'lı zenginler için çok fazlaydı, onlar ABD askerlerinin Castro'yu devireceğine inanıyorlardı. Böylece bir süre Miami'de saklanıp sonra ülkeye geri dönecek ve kaldıkları yerden devam edeceklerdi.

Başlarda Küba'nın yeni rejimini tanıdığını açıklayan ABD hükümeti, hızla fikrini değiştirdi. ABD Batista'nın gitmesine üzülmüyordu, ancak yakınlarındaki bir ülkenin kapitalizmin ilgilerini hasara uğratmasına dayanamıyordu. Castro rejimini devirmeye karar verdiler.

ABD'li şirketler Küba yağlarını refine etmeyi reddettiler. Hepsi devlet ve ardından Kübalı şirketlerce satın alındı.

CIA tarafından fonlanan Domuz Körfezinin işgali, 1961 yılında püskürtüldü ve sadece Castro hükümetinin halk desteğini arttırmaya yaradı. Bu olayın ardından ABDli şirketlerin uyguladığı boykot tam bir ambargoya dönüştü, o zamandan beri de devam ediyor.

Soğuk Savaş

Castro'nun bundan sonra yaptıkları, Soğuk Savaş döneminde mantıklı bir liderin yapması gereken şeydi, bir süper güç tarafından düşman bellenmişti, o da diğer süper güce sırtını dayadı, yani Stalin Rusya'sına. Bu sebeple Castro kendisinin, yaptıkları devrimin ve ülkesinin komünist olduğunu ilan etti.

Rusya Castro'nun bu açılımını memnuniyetle kabul etti, Küba'ya "bağlılık" elbette kendi çıkarları içindi, zira ABD'ye bu kadar yakın bir üssünün olması işe yarar olacaktı. Ancak Küba'nın ve Rusya'nın çıkarları uyuşmadığında Küba görmezden gelinecekti. 1962 yılında Rusya ve ABD'nin arasındaki gerginlik tırmandığında meşhur Küba Füze Krizi yaşandı.

Castro ve arkadaşları arasında ilk yıllarda Küba'nın ekonomisinin nasıl yönetileceği konusunda bir ayrım vardı. Ancak bu ayrım 1960'larda sona erdi. ABD'ye olan ekonomik bağımlılığını bir devrimle sona erdirmiş olan Küba, o yıldan sonra Rusya ve uydularına ekonomik olarak bağlandı.

Ekonomi basit bir şekilde işleyecekti: tüm ithalat malzemeleri karşısında şeker ihracatı. Küba kısa zamanda Rusya'nın bir uydusuna dönüştü, hatta Afrika'da Rusya için savaşlar yürüttü ve başarıya ulaştığı da oldu.

Tabii Komünist tek partili hayat Rusya'dakinin bir benzerini Küba'da oluşturuyordu, bu benzerlik parti yöneticilerinin halktan çok daha lüks bir hayat sürmelerini de içeriyordu elbette.

Yine de sıradan Kübalılar hâlâ Castro rejimini sahipleniyor ve destekliyorlardı, çünkü Castro'yu 1960ların başındaki kazanım ve diktatörlükten kurtuluşun bir sembolü olarak görmeyi sürdürüyorlardı.

Sovyetler Birliğinin 1991'deki yıkılışının ardından Küba politik ve ekonomik bir krize sürüklendi. Kübalılar dünya pazarından koparılmış olmanın yarattığı yoksulluk ve sefaleti yaşamak zorunda kaldılar.

Bazı sektörler hızla büyüdüler, özellikle turizm büyüyor, bazı Kübalılara döviz kazandırarak zengin ve fakir uçurumu yaratıyordu. Sosyal eşitsizlik ortaya çıktı ve pek çok kişinin yaşam standartları büyük ölçüde düştü. Bugünkü Küba sosyalist bir cennet değil, kara paranın, turizmle beraber yaygınlaşan fahişeliğin merkezi halinde.

Küba ve Sosyalizm

Sosyalistler bugün Küba'yı ABD emperyalizmine karşı savunmalılar, ancak ülkenin sosyalist bir karaktere sahip olmadığını söylemek şartı ile.

Küba'daki gibi rejimler yukarıdan aşağıya bazı reformlar gerçekleştirebilirler elbette, ancak tek başlarına dünyadaki kapitalist sisteme başkaldıramazlar ya da aşağıdan sosyalizmi gerçekleştiremezler. Bu ancak kendi kaderlerini belirlemek üzere harekete geçen sıradan insanların yığınsal hareketi ile mümkün olabilecek bir şeydir.

Öte yandan, tüm krizlere ve çelişkilere rağmen, Castro'nun rejimi hayatta kalmayı başardı. Bunda şüphesiz rejimin otoriter yanı oldukça etkili, yine de bu rejimin dayanıklılığını küçümsemeyi gerektirmiyor.

Bu dayanıklılıkta Castro'nun dahice yarattığı milliyetçi gurur hissi önemli bir sebep; Kübalılar onlara düşmanlık güden devasa ABD'ye dayanıyor olmakla onur duyuyorlar.

Yine de artık ülkede -bireysel veya küçük boyutlarda da olsa- kendilerine ne yapmalarını söyleyen hiyerarşik bir rejimin varolmasından rahatsızlık duyan kesimler ortaya çıkıyor.

Castro'nun Küba'sı bir paradoks. Sömürgecilikten kurtulan bir ufak ada ülkesinin bütün dünyadaki serbest ticaret sistemine direnebilmesi imkansız gibi gözüküyor. Kitlelerin hareketi ile olmasa da kitlelerin desteği ile gerçekleşen devrim, otoriter ve hiyerarşik bir yönetimi iktidara taşıyor.

Küba'nın bugünkü yöneticileri 1990'lardaki ekonomik değişimi yaşayan insanlar, kimileri Çin ile bağlar kurmayı savunurken kimileri dönüp Avrupa'ya bakıyorlar. Bir başka strateji ise Brezilya veya Arjantin gibi Latin Amerikalı ekonomilerle ortaklaşmak.

Küba, Latin Amerikalılar için hâlâ bağımsızlığın ve egemenliğin sembolü. Acaba Fidel Castro olmadan bu sembol daha ne kadar yaşayabilecek…

Derleyen: Berk Efe Altınal

AddThis Social Bookmark Button
 

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Buradasınız  : Anasayfa Arşiv 559 - 30 Mart 2016 50 yıl sonra Küba Devrimi