Sosyalist İşçi - Devrimci, Antikapitalist Haftalık Gazete


Savaşa karşı mücadelenin önemi PDF Yazdır e-Posta
Cumartesi, 18 Nisan 2009 10:21

-Alex Callinicos-

Şu çok açık ki, bugünlerde, dünya tarihindeki kitle hareketlerinin en olağanüstülerinden birinin içinde yer alıyoruz. Bu hareketin kökleri, Bush yönetiminin savaş çığırtkanlığını başlatarak 11 Eylül 2001’i istismar ettiği zamanın öncesine, yani, Seattle, Prag ve Cenova’daki anti-kapitalist protestolar dalgasına dayanır. Ancak giderek, ilk olarak Afganistan, ardından Irak’taki emperyalist savaşlar üzerine yoğunlaşmasıyla, hareketin boyutları (devasa bir küresel protesto günü olarak 15 Şubat 2003’ün tarihte bir örneği daha yoktur) ve politik radikalliği olağanüstü bir şekilde gelişti. Bu tespitin yanı sıra, 20 Mart’ta savaşın fiili olarak başlamasıyla beraber bütün dünyayı (hem savaşa katılan hem de katılmayan ülkelerde) kasıp kavuran protestoların tırmanışı, yeni bir antikapitalist militanlar kuşağının ortaya çıkmakta olduğunu gösteriyor.

Savaş karşıtı hareket: Geri bir adım mı?

Ne var ki, antikapitalist hareketin gelişmesinin ilk dönemlerinde önemli bir rol oynayan bazı isimler hareketin geçirdiği bu evrimden memnun değiller. Örneğin, Fransa’daki Attac’ın kurucusu ve hâlâ neoliberalizme karşı kampanyanın en etkili isimlerinden bir olan Bernard Cassen, “savaş meselesinin tüm diğer konuları gölgede bıraktığı” gerekçesiyle Kasım ayında Floransa’da yapılan Avrupa Sosyal Forumu’nu eleştirdi. New Left Review’daki röportajında şöyle diyor: “Forum’un İtalya’da yapılacağını ve Rifondazione’nin bu konu etrafında seferber olacağını bildiğimiz için, Floransa’da ‘Başka Bir Avrupa Mümkün’ temasının yanı sıra, savaşın da başlıca temalardan biri olacağı konusunda hepimiz anlaşmıştık. Ama sonra baktık ki, yürüyüş için hazırlanan pankartların hepsi savaştan söz ediyor, Avrupa’ya değinmiyordu bile. Bu duruma çok şaşırdığımı söyleyemem. Fakat, Forum İtalya’da değil de Fransa’da olsaydı, böyle olmazdı. Savaş gündemde olurdu, ama böylesine saplantılı bir biçimde değil”.

Bundan sonraki Avrupa Sosyal Forumu Kasım ayında Paris’te olacağına göre, Cassen’in sözleri bir yorum olmaktan çok, bir vaat ya da bir tehdit niteliği taşıyor. Aslında, Cassen’in sözlerinde özellikle şaşırtıcı olan bir şey yok. Fransız Komünist Partisi ve CGT sendika federasyonu ile işbirliği içinde olan Cassen, Attac’ı, içine emperyalizm ve savaş da dahil edilerek hareketin gündeminin genişletilmesi yönündeki tüm girişimlere şiddetle direnen ve böylelikle hareketin sağ kanadını oluşturan bir yapı haline getirmek için uğraşıyor.

Çok daha dikkat çekici olan ise, kendilerini hareketin aşırı sol kanadı olarak tanıtan güçlerin de benzer savlar ileri sürmesi. Michael Hardt ve Toni Negri’nin yazdığı İmparatorluk, merkezî olmayan gevşek ağları, hem direnişin hem de kapitalizmin alternatifinin temeli olarak gören İtalyan disobbedienti (itaat etmeyenler) gibi günümüz otonomcularının kutsal kitabı. Ulus devleti, küresel kapitalizme muhalefetin temeli olarak gördüğü için Cassen’i eleştirirken Hardt çok haklıydı. Oysa, 15 Şubat’tan sonra kendisi şöyle bir yakınmada bulundu: “Geçen hafta sonu, dünyanın her yerinde, aynı anda ve birbiriyle bağlantılı olarak gerçekleştirilen savaş karşıtı protestoların altında Amerikan düşmanlığı yatıyordu… Bu… politik hayal gücümüzün ufkunu daraltıyor ve bizi dünyaya iki kutuplu (ya da daha kötüsü, milliyetçi) bir bakışla sınırlandırıyor. Bu açıdan, küreselleşme karşıtı hareket, savaş karşıtı hareketten nitelik olarak çok daha üstün. Bu hareket, sadece, günümüzde kapitalist küreselleşmeye egemen olan güçlerin karmaşık ve çoğul niteliklerini tanımakla kalmıyor, aynı zamanda bölgesel ve ulusal sınırlar arasında, eşitlik ve özgürlük temelinde çoğul alış verişlerden oluşan alternatif bir küreselleşme hayal ediyor. Küreselleşme karşıtı protestolarda kullanılan enerjinin çoğu, şimdi, kaçınılmaz bir şekilde, en azından geçici bir süre için, maalesef yönünü savaş karşıtlığına çevirmiş durumda.”

Bir başka önde gelen otonomcu entelektüel olan Naomi Klein, Arjantin’den yazdığı bir yazıda, savaşın Arjantin’de, neoliberalizme karşı kitle hareketinin içindeki aktivistlere karşı devletin yaptığı gündelik saldırılar şeklini aldığını iddia ediyor: “Savaş karşıtı mesaj burada çok güçlü bir şekilde yankılandı ve on binler küresel eylem günü olan 15 Şubat’ın içinde yer aldılar. Fakat barış? En çok korunması gereken hakkın, mücadele etme hakkı olduğu bir ülkede barış ne anlama gelir? 15 Şubat bir gösteriden öte bir şeydi; gerçek bir uluslararası savaş karşıtı hareket inşa etme vaadiydi. Eğer bu gerçekten olacaksa, Kuzey Amerikalılar ve Avrupalılar, savaşı bütün cepheleriyle ele almak zorundalar: hem Irak’a yapılan saldırıya muhalefet etmek, hem sosyal hareketlerin terörist olarak damgalanmasına karşı çıkmak zorundalar. Irak’a karşı uygulanan şiddet, Arjantin veya Güney Afrika gibi ülkelerde piyasaların serbestleştirilmesi ve borç ödemelerinin aksamadan sürdürülmesi için uygulanan şiddetin aşırı bir biçimi sadece. Günlük hayatın savaş gibi olduğu yerlerde, barış aktivistleri bu vahşete karşı militanca mücadele edenlerdir.”

Klein’in savı, soyut düzeyde doğru olan bir önermenin, somut şartlarda doğrudan uygulandığında nasıl yanıltıcı olabileceğine dair güzel bir örnek. Tabii ki burada kapitalizmin her zaman savaş halinde olduğuna dair çok doğru bir düşünce var. Ayrıca sosyalistler, patronlar ve işçiler arasında, sömürü koşullarıyla ilgili olarak varolan sürekli mücadeleden söz ederken ‘sınıf savaşı’ metaforunu her zaman kullanırlar. Fakat eğer, Klein’ın sözlerinin altında yatan anlam, Irak’taki savaşa karşı çıkan hareketin, dikkatleri sermayeye karşı verilen günlük savaştan başka bir yöne çektiği ise, Klein tümüyle yanılıyor.

Savaşın önemini azımsayanların hepsinin ortak bir yönü kapitalizmi yanlış anlamaları. Cassen bunu çok kaba bir şekilde şöyle ifade ediyor: “Savaş başlasa da başlamasa da, B52’ler ve Özel Güçler, Brezilya’daki yoksulluğu ve Arjantin’deki açlığı değiştirmeyecek.” Burada, Cassen, kapitalizmi, askeri güç kullanımı için bir araç oluşturan bir devletler sisteminden ayrı ve farklı bir ekonomik sistem olarak düşünüyor. Hardt, Negri ve Cassen’in üçü de, neoliberal küreselleşmenin ulus devleti zayıflattığında anlaşıyorlar. Hardt ve Negri, İmparatorluğun ‘sorunsuz alanı’ içerisinde, ulusal çelişkilerin, sözde ‘küresel yönetim’in Birleşmiş Milletler, G7 ve Nato gibi rekabet halindeki devletlerin üzerinde yer alan kurumları sayesinde yok olduğunu iddia ediyorlar. Cassen, ulus devletin yaşadığı bu gerileme sürecini tersine çevirmeyi amaçlarken, Hardt ve Negri bu durumu memnuniyetle karşılıyorlar, fakat üçü de, bu gelişmenin, kapitalist küreselleşmenin son dalgasının bir sonucu olduğunda anlaşıyorlar.

Süregelen emperyalizm

11 Eylül’den beri varolan uluslararası krizler, bu analizlerin kesinlikle yanlış olduğunu gösteriyor. Bu krizlerin merkezinde, Bush yönetiminin, Amerikan kapitalizminin küresel hakimiyetini sürdürmek için Birleşik Devletler’in askeri gücünü kullanma çabası var. Bu süreçte, Amerikan yönetimi, uluslararası kurumları böldü ve Fransa, Almanya ve Rusya’nın liderlik ettiği ve Çin’in de bu devletlerin peşinden geldiği ve Anglo-Amerikan ikilisine rakip olmaya aday bir koalisyonun ortaya çıkışını tetikledi.

Burada açık bir emperyalistler arası rekabetten daha karmaşık bir durum söz konusu: bir yandan, ekonomik güç birçok önde gelen kapitalist devlet arasında dağılmış durumdayken, öte yandan Amerika’nın ezici bir askeri üstünlüğü var. Bununla birlikte, şu çok açık ki, emperyalizmin Lenin ve Buharin gibi Marksist teorisyenlerinin yaklaşık bir yüzyıl önce iddia ettiği gibi, çağdaş kapitalizm, hâlâ, rekabetin birbirine geçmiş iki biçiminden oluşuyor - şirketler arasındaki ekonomik rekabet ve devletler arasındaki jeopolitik çatışmalar.

Hardt ve Negri’nin öne sürdükleri teorinin yanlış olduğunun kanıtlanmasına gösterdikleri tepki, en hafif ifadeyle, kafalarının karışık olduğunu gösteriyordu. Hardt’a göre, “Amerikan sermayesinin büyük isimleri” Bush’un stratejisinin kendi çıkarlarına hizmet etmediğini ve “Amerikan emperyalizminin yerine başka bir alternatifin mümkün olduğunu” anlamak zorunda: “küresel güç, merkezî olmayan bir şekilde örgütlenebilir. Tony Negri ve ben bu örgütlenmeye ‘imparatorluk’ diyoruz.” Dolayısıyla, İmparatorluk, kapitalist küreselleşmenin somut bir şekli olmaktan ziyade, aydın kapitalistlerin benimsemesi gereken bir siyaset.

Negri için, İmparatorluk, Bush’un savaş planlarının alternatifi değil, tam tersine, bu savaş planlarını açıklayan bir unsur: “Önleyici savaş… İmparatorluğu oluşturan stratejilerden biri.” Negri’ye göre, şu anki krizin temelinde yatan şey, Amerikalı ya da Avrupalı kapitalist elitlerin, yeni dünya düzenini örgütlemekte elde edecekleri ve kullanacakları gücün dereceleri ve hegemonya şekilleri. Demek ki, Hardt ve Negri’nin yazdıkları kitapta iddia ettiklerinin tersine, İmparatorluk, rakip kapitalist güç merkezlerine sahipmiş.

Anti-kapitalizmden anti-emperyalizme

Dünyanın her yerindeki on binlerce antikapitalist aktivist bu kafa karışıklığını içgüdüsel olarak aşıyor. Kapitalizm, hakimiyet ve baskının sayısız biçimlerine gereksinim duyarken, bu aktivistler, şu anda, kapitalizme karşı verilen mücadelenin içindeki en önemli cephenin Irak’taki savaşı durdurmak olduğunun farkındalar. Dünyadaki en büyük kapitalist güç, sadece dünya üzerindeki hakimiyetini devam ettirmek ve küresel enerji kaynaklarını kontrol etmek için değil, ayrıca, neoliberal ekonomik politikaları dünyanın geri kalanına zorla dayatmayı kolaylaştırmak için planladığı savaşlar dizisinin en yenisini başlattı.

Bush yönetiminin Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Amerika’nın küresel hakimiyeti ve neoliberal Washington konsensüsü arasında çok açık bir bağlantı kuruyor. Eğer Amerika Irak’ta zafer kazanırsa, Bush yönetiminin, neoliberalizme karşı direnişin en ileri düzeyde olduğu Latin Amerika’da saldırılarını sürdürmesi daha da yüksek bir ihtimal olacak. B52’ler ve Özel Güçler doğrudan Brezilyalı topraksız köylülerin ve Arjantinli piqueteros’un üzerine saldırmasa da, Amerikan ordusunun zaferi, yoksulluğa ve açlığa karşı verilen mücadeleyi zayıflatacaktır.

Bu bağlantıları kuruyor olmak, antikapitalist hareketin olgunlaşmasında temel bir rol oynadı. Bu olgunlaşma sürecini iki ana unsuru var. Birincisi, kapitalizmin doğası daha derinlemesine anlaşıldı - kapitalizmin, yurtiçindeki direnişi kırmak ve rekabet halindeki ulus devletler aracılığıyla küresel düzeyde örgütlenmek için sadece ekonomik baskıya değil, ayrıca politik ve askeri güce ihtiyaç duyduğu fark edildi.

İkincisi, hareket, stratejik bir şekilde düşünmeyi öğreniyor. İmparatorluk’ta, Hardt ve Negri, antikapitalistlerin, Lenin’in zayıf halka fikrini (emperyalizmin çelişkilerinin biriktiği bazı belli noktalar vardır ki, bunlar sistemin özellikle zayıf yerleridir) reddetmeleri gerektiğini savunuyorlar. Bu, nerede ya da neye karşı mücadele ettiğimizin önemli olmadığı anlamına gelir. Fakat bu bakış açısı tamamen hatalı. Bu anlamda, devrimci politikalar savaş gibidir: her zaman sistemin içindeki gerginlikleri çözümlemek ve böylece düşmanın hangi noktada zayıf olduğunu bulmak ve oraya saldırmak zorundayız. Bush ve Blair’in dünyanın egemen sınıfları içindeki kardeş hırsızları ve katillerinin bile Irak’taki savaşı yasadışı ilan etmeleri bize fırsatlar sunuyor.

Savaşın azımsanması eğilimiyle ilgili olarak çok fazla endişe duymamalıyız. Cassen, Klein, Hardt ve Negri, antikapitalist hareketin başlamasına farklı biçimlerde yardımcı oldular. Bir hareketin belli bir aşamasında yer alanların, hareketin yeni bir aşamasına geçişte başarısız kalmaları sık karşılaşılan bir durumdur. Hazreti Musa gibi, onlar da, Vaadedilen Topraklar’a ulaşamayabilirler. Fakat önemli olan, bizi geriye çekmelerine izin vermemek.

 

AddThis Social Bookmark Button
 

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Buradasınız  : Anasayfa Kaynaklar Kaynaklar Savaşa karşı mücadelenin önemi