Doğan Tarkan seçim sonuçlarını değerlendirdi ve önümüzdeki dönem sosyalistlerin nasıl bir yol izlemesi gerektiğini anlattı.

“2011’de genel seçimler var. En kısa zamanda 2011 seçimlerine hazırlanabiliriz. Bir yalın program, temel ilkeler hattında anlaşanlar her yerde adaylarını seçer ve bir yandan sokakta kampanyalar inşa ederken diğer yandan bütün bu kampanyaları 2011 adaylarının çalışmalarına bağlar.
2011 adaylarımız işçi ve emekçilerin karşısına adaylar olarak 2009-2010 yılında çıkarsa bu bize 1-2 yıllık bir seçim kampanyası yapma olanağı verir. Güçlü bir hareket inşa edildiği takdirde Kürt hareketi ile bir araya gelmek ve seçimlere ortak katılmak da mümkün olur.
Böyle bir birlik Kürt hareketinden çok büyük destek alacağı gibi, ona da büyük katkıda bulunur. Kısaca ifade edersek, İstanbul’dan 2 değil 5-6 milletvekili seçtirmek mümkün olur.
İki grubun birliği yüzde 10 barajını aşabilecek boyutlara da ulaşabilir.
Bu adımları hızla atmak mutlaka gerekli. Biz DSİP’te örgütlü olan sosyalistler hazırız. Elimizden geldiğince bu süreci hızlandırmakta kararlıyız. Ve bu süreci tek başımıza başlatama-yacağımızı biliyoruz.”

Yerel seçimler tam bir genel seçim havası içinde geçti. Yerel adaylar seçim sonuçları üzerinde etki yarattı ama partiler esas olarak yerel konulara değil, belediyeciliğe ilişkin sorunlara değil genel politik sorunlara eğildi.
Başbakan kendinden çok emin bir tavırla seçimleri bir referandum olarak gördüklerini söyledi. Sonuçta referandumu kaybetti. Bu seçimlerin tek mağlup partisi, aldığı yüzde 40’a yakın oyla, kendisinden sonra gelen iki partinin toplamı kadar oy almış olmasına ve ülkedeki belediyelerin yarısını kontrol etmesine rağmen, bütün bu başarılarına rağmen, AKP oldu. Çünkü 2007 seçimlerine göre oy kaybetti.
Bir kaç başka parti daha 29 Mart seçimlerinde oy kaybetti. İşçi Partisi, TKP, ÖDP ve EMEP, bir de hangi partinini devamı olduğunu bulmakta zorlandığımız DP.
AKP’nin oy kaybetmesinin bir değil bir çok nedeni var. Kürt sorunu en önemli neden.
Kürt sorununda önce barışçı bir çözüme doğru ilerler göründü, ardından Kandil dağlarına sefer düzenledi ve sonra Kuzey Irak’ta Talabani ve Barzani ile birlikte Türkiye Kürtleri için çözüm yollarına düştü. Bir yandan “ya sev ya terk et” dedi, diğer yandan Kürtçe televizyon yayınlarına başladı.
Bütün bunların karşılığında hem bölgede ve İstanbul’da Kürt oylarını kaybetti, DTP ilerlerken AKP oyları geriledi, hem de batıda MHP, BBP, CHP ve hatta Saadet Partisi’ne bu nedenle oy kaybetti. İstikrarsız bir politika AKP’ye pahalıya patladı.
Küresel ekonomik kriz de AKP oylarını etkiledi. Bir çok sanayi bölgesinde AKP oyları geriledi. Çökmedi, ama geriledi.
Başbakan’ın “kriz Türkiye’yi teğet geçecek” açıklaması AKP oylarının düşüşünde çok etkili oldu. Çünkü kriz dünyada hiç bir ülkeyi teğet geçmiyor, Türkiye’yi de dolayısıyla teğet geçmedi.
AKP çökmedi, çünkü karşısında krize karşı politikalar öneren, emekçilerin çıkarlarını savunan bir alternatif yoktu. Ne CHP ve MHP ne de TKP, ÖDP ve EMEP krize karşı bir mücadele platformu ile seçimlere girdi.
 
Bütün bu partiler AKP’ye karşı yanlış ve eksik bir propaganda sürdürdü. AKP’ye karşı çıkarken darbe girişimlerini, Ergenekon Terör Örgütü’nü eleştirmediler. Tam tersine darbelere karşı sessiz kalırken Ergenekon Terör Örgütü’nü adeta aklayan bir tutum aldılar. Zaten CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ETÖ’nün avukatı olduğunu ilan etti. TKP “Türkiye’de darbe tehlikesi yoktur” dedi, ÖDP’nin bugünkü yönetimine yakın Birgün gazetesi “yesinler birbirlerini” manşeti attı.
MHP ve CHP milliyetçilik silahını iyi kullandı, “sol” partiler kullanmaya çalıştı ama olmadı.
AKP suistimal, yolsuzluk dosyaları ile yıprandı. Adana, Urfa, Ankara gibi yerler başta olmak üzere birçok yerde yanlış adaylar çıkardı. Bu adaylar AKP’nin oy kaybına katkıda bulundu. Buna karşılık MHP ve özellikle CHP birçok yerde iyi adaylarla seçime girdiler ve oy artırdı.
AKP’nin hırçın, kendini beğenmiş tutumu da oylarını etkiledi.
Demokrasi ise AKP oylarının düşüşündeki en etkin nedenlerden birisi oldu.
Polis yasasını güçlendiren, 301’i çıkaran, Kürtlere karşı sürekli olarak şiddet politikalarına yol veren, 1 Mayıs’larda İstanbul’u cehenneme çeviren AKP bütün bu anti-demokratik hallerinin cezasını çekti.
29 Ekim seçimlerinin bir mağlubu AKP ise, diğer mağlubu tüm Türk soludur. TKP, ÖDP ve EMEP zaten son derece sınırlı olan oylarında kayba uğradı.
“Birlikte kazanabiliriz” ve benzeri isimlerle kurulan platformlar hemen her yerde olumsuz sonuçlar aldı. İçlerinden bazıları, örneğin İzmir’de Arif Ali Cangı, Bursa’da İkbal Polat çok az güçle çok canlı kampanyalar yapmış olmasına rağmen sonuç fazla değişmedi.
Tek başarılı sonuç DTP İstanbul adayı Akın Birdal’ın aldığı sonuçtur. Akın Birdal 2007’de 4 bağımsız aday kampanyasının aldığı toplam oyu aştı.
29 Mart seçimleri gösterdi ki sol için gerekli olan onlarca sol örgütün yan yana getirilmesi değildir. Zaten böyle bir gelişme ilk defa olmuyor. Hemen her seçimden önce değişik isimlerle DTP etrafında oluşturulan platformlar her defasında DTP oylarının düşmesinden başka bir işe yaramıyor.
2007 seçimlerinde Kürt bölgelerinin yanı sıra İstanbul’da Sabahat Tuncel ve Ufuk Uras’ın milletvekili seçilebilmesi, Baskın Oran’ın 33 bin oy alabilmesi solu bağımsız adaylar politikalarına itti. Bu seçimlerde bağımsız adaylar her yerde denendi ve her yerde başarısız oldu.
Çünkü önemli olan biçim değil, bu biçim altında ileri sürülen politikalardı.

Ufuk Uras kampanyası ve özellikle de Baskın Oran kampanyası sadece kendi bölgelerinde değil bütün Türkiye’de izlendiler. Bu iki adayın kampanyası bütün politik sorunlara en radikal biçimde değindi.
Ermeni sorununa, Kürt sorununa, yeni liberal politikalara değinildi. Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı açık ve net tutum alındı. Cinsiyetçiliğe karşı kampanya yapıldı. Eşcinselleri onur yürüyüşüne katılındı. Mahkemelerine gidildi.
Baskın Oran ve Ufuk Uras kampanyaları ayrıca yeni bir tarz getirdi. Şenlikli yürüyüşler yapıldı. Her bir seçim bürosunun açılışı bir küçük gösteri oldu. Baskın Oran kampanyasının 3000 aktivisti Mecidiyeköy’den Taksim’e yürürken aynı sayıda Ufuk Urak aktivisti de Kadıköy’den Moda’ya yürüdü.

Bu iki kampanyada esas olarak yeni bir sol aktivist kuşağı harekete geçti. Yeni liberal politikalara karşı çıkarken homofobiye karşı mücadeleyi unutmayan, ırkçılığa karşı slogan atarken bunu “hepimiz hala Ermeniyiz” diye somutlaştıran, Kürtlere akıl vermeyen, destekleyen bir aktivist kuşağıydı bu. Çoğu kadın, genç aktivistler işçi, emekçi mahellelerinde de sosyalizmi anlattı.
Ufuk Uras kampanyasında ise DTP örgütünün katkısı çok açıktı. O katkı olmadan Ufuk Uras’ın 80 bin oy alması olası değildi. Ama Ufuk Uras’ı sadece DTP örgütü değil, yukarda özetlenen aktivist kampanyası da seçtirdi. Biri olmadan diğeri yeterli olmazdı.

29 Mart seçimlerinin ardından yeni bir dönem başlıyor. Geçtiğimiz dönemden önemli farklılıkları olan bir süreç olacak bu. Her şeyden önce kriz bütün dünyayı olduğu kadar Türkiye’yi de şiddetle etkileyecek. Ekonomi küçülmeye devam edecek ve bunun sonucu olarak işsizlik artacak. İşsiz sayısının 4 mil- yona ulaşması mümkün.
Bu süreçte sosyalistlere düşen en önemli görev işçi, emekçi hareketini birleştirmek her türlü bölünmeye karşı uyarmaktır. Laik, şeriatçı ayrımı en suni olan bölünme konusudur ve ne yazık ki çok iş yapmaktadır.
Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı mücadele çok daha fazla önem kazanacaktır. Bir yandan CHP, DSP ve daha solda yer aldıklarını iddia eden bir dizi sol örgüt saflarında yurtseverlik, milliyetçilik gelişip güçlenmektedir, diğer taraftan ise MHP oyları az da olsa kritik bir ilerleme içindedir. Bu nedenlerle ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı kampanya her zamankinden daha önemlidir.
Kürt sorununun toplum içindeki belirleyiciliği açıktır. Kürt kimliği özgür olmadan Türkiye’de özgürlükten bahsetmek mümkün değildir.
Ve bütün bu konularda devletten bağımsız bir sosyalist çizginin savunulması hayati bir öneme sahiptir.
İçinde bulunduğumuz dönemde solun en dibe vurduğunu söylemek mümkündür. Bundan daha aşağısı yok. Daha fazla gerilemek mümkün değildir.
Sol bu duruma zorla itilmemiştir. Dış faktörler değildir solun bu geri durumunu belirleyen. Tam tersine solun kendi politikaları sorumludur içinde bulunulan durumdan.
Öyleyse açık ki yeni bir sol hareket, sol örgütlenme gerekli.
Bizi hareketlendirecek, bizi toplumun karşısına gerçek bir alternatif olarak çıkarmakta, kazanmakta kararlı bir sol örgütlenme gerekli.
Bu solun farklı eğilimleri içereceğini bilerek kuracağız. Bu, ideolojik birliği olan bir sosyalist parti değil, kalın bir ideolojik çizgide anlaşan, güncel politikalarda birliği daha fazla önemseyen bir örgütlenme olmalıdır.
Buradan yola çıkarsak sürekli devrim ve sosyalizm diye bir nakarat tutturmuş, sol sekter bir örgütlenme değil, güncel konularda anlaşmış ve güncel politikalar üreten bir sol örgütlenme gerekir.

Sayısız sol örgütün sanki birleşmiş, yan yana gelmiş gibi yapıp aslında tümüyle farklı eğilimlerle farklı işler yaptıkları bir örgütlenme değil, farklılıklarını koruyarak anlaşılan güncel politik konularda  sürekli sokakta birlikte kampanya yapan bir örgütlenme gerekiyor bize.
Kadınların, gençlerin çok olduğu, bir kotaya gerek olmadan kadınların örgütün her biriminde önde gelen rolleri eşit ölçüde üslendikleri bir sosyalist örgüt.
Böyle bir örgüte nasıl ulaşacağız?
Açık ki, 29 Mart’ın hemen ardından yeni bir sol parti kurmaya çalışmak yanlış olacaktır. Durgunluğun moral bozukluğunun üzerine ileriye doğru yeni bir hamle yapılamaz. Bu koşullarda ortaya çıkacak olan bugüne kadar oluşturulanların gerisinde kalır.
Ama hızla sokağa çıkacak ve sokakta krize, krizin sonuçlarına, ırkçılığa, milliyetçiliğe, darbelere, Ergenekon Terör Örgütü’ne, homofobiye ve cinsiyetçiliğe, emperyalist saldırganlığa  karşı mücadele edecek bir hareket inşa etmeye başlayabiliriz. Elimizin altında bu görevler için bir dizi kampanya örgütlenmesi var. Bunları kullanabileceğimiz gibi, yenilerini de oluşturabilir, bu örgütleri güçlendirip zenginleştirebiliriz.
Önemli olan hızla harekete geçmektir.
Tek başına kampanyalar yeterli değildir. Bu kampanyaların sonuçlarını siyasal olarak değerlendirecek bir yapıya da ihtiyacımız var. Bu ihtiyacın yanıtı derhal yeni bir parti değildir.
2011’de genel seçimler var. En kısa zamanda 2011 seçimlerine hazırlanabiliriz. Bir yalın program, temel ilkeler hattında anlaşanlar her yerde adaylarını seçer ve bir yandan sokakta kampanyalar inşa ederken diğer yandan bütün bu kampanyaları 2011 adaylarının çalışmalarına bağlar.
2011 adaylarımız işçi ve emekçilerin karşısına adaylar olarak 2009-2010 yılında çıkarsa bu bize 1-2 yıllık bir seçim kampanyası yapma olanağı verir. Güçlü bir hareket inşa edildiği takdirde Kürt hareketi ile bir araya gelmek ve seçimlere ortak katılmak da mümkün olur.
Böyle bir birlik Kürt hareketinden çok büyük destek alacağı gibi, ona da büyük katkıda bulunur. Kısaca ifade edersek, İstanbul’dan 2 değil 5-6 milletvekili seçtirmek mümkün olur.
İki grubun birliği yüzde 10 barajını aşabilecek boyutlara da ulaşabilir.
Bu adımları hızla atmak mutlaka gerekli. Biz DSİP’te örgütlü olan sosyalistler hazırız. Elimizden geldiğince bu süreci hızlandırmakta kararlıyız. Ve bu süreci tek başımıza başlatama-yacağımızı biliyoruz.

Doğan TARKAN

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası