Bizler hergün kapitalizmin insanlar için en doğal ve en uygun yaşam biçimi olduğu yönünde propagandaya maruz kalıyor, dahası buna inandırılıyoruz.
Kapitalist sistemdeki eşitsizliğin, rekabetin ve çatışmanın kaçınılmaz olduğu, çünkü bunların insanın biyolojisi ve doğasından kaynaklandığı iddia edilir. Peki bu iddia gerçekten doğru mudur?
Geçen yıl İngiltere’deki bir televizyon kanalında “Kabile” adlı bir program yayınlanmıştı. Büyük Okyanus’taki Anuta adasında yaşayan kabilenin beş üyesi Manchester şehrindeki bir işçi ailesini ziyaret etti. Kendilerine “Manchester şehrini ve insanlarını nasıl buldunuz?” diye soran muhabire aynen şu cevabı verdiler: “Gittiğimiz her yerde koca koca binalar ve sayısız evler gördük, ancak ortalıkta bu kadar çok ev varken insanların neden hâlâ sokaklarda uyuduğunu anlayamadık. Girdiğimiz her süpermarkette bol miktarda yiyecek gördük, ancak insanların neden hâlâ aç kalıp dilendiğini anlayamadık. Çünkü bizim kabilede hiç kimse evsiz ve aç değil. Hepimiz elimizdekileri paylaşır ve birbirimizle yardımlaşırız”.
Yukarıda sözünü ettiğimiz sorunların insanın doğasındaki kötülüklerden kaynaklandığını söylemek kapitalist düzeni temize çıkarmak demektir.

İnsan doğası nedir?
Bütün insanları diğer canlılardan ayıran ortak özellikler elbette vardır. Aksi taktirde insan türü veya insanlık tarihi hakkında konuşamazdık.
En temel ortak özellik insanın genetik yapısından kaynaklanan biyolojisidir. İki ayak üzerinde durup ellerimizi serbestçe kullanmamızı sağlayan, gelişmiş bir beyinin varlığını mümkün kılan bu genetik yapıdır. İnsanlarla diğer canlı türleri arasındaki asıl farklılık insanların biyolojik özelliklerini kullanış tarzında yatar.
Bir canlı olarak insanın en temel ihtiyaçları bellidir. Bunlar hava, su, yiyecek, giyecek, barınma, ısınma ve uykudur. Tarih boyunca insanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak için kollektif olarak çalıştılar. Zira insanın tek başına hayatta kalması mümkün değildir.
İnsanların değişimi aslen sosyal bir değişimdir. Çünkü genetik/biyolojik değişim çok daha yavaştır. Örneğin, 10.000 yıl önce yaşamış insanın DNA’sı ile bugün yaşayan  insanın DNA’sı karşılaştırıldığında arada pek fark yoktur. Oysa aynı 10.000 yıl içinde insan yaşamı muazzam ölçüde değişmiştir. Dolayısıyla insan davranışı (örneğin açgözlülük ve rekabet) basitçe genetik yapımızdan kaynaklanan kontrolsüz ve değişmeyen bir hareket değildir.

İnsan doğası değişkendir
Çoğu kişi gündelik yaşamındaki tecrübeleri nedeniyle insanların doğuştan aç gözlü ve hırslı olduğunu düşünür. Bunun çok örneği ver gibi görülür. Örneğin, Uzanların, Çiller’in ve Mustafa Özbek’in para ve güç hırsını kim inkâr edebilir?
Buna karşılık, her türlü özveride bulunan ve diğerlerine yardım eden insanlar da var. İzmit depreminde (1999) veya Tsunami felaketinde (2005) hiç tanımadıkları insanların yardımına koşanları örnek olarak verebiliriz.
Gerçek şu ki, aynı insan içinde bulunduğu koşullara göre hem iyi hem kötü, hem korkak hem cesur, hem bencil hem özverili, hem aç gözlü hem yardımsever olabilir. Hangi davranışın ortaya çıkacağı, kişinin deneyimlerine, kendisini nasıl hissettiğine ve koşulları nasıl algıladığına bağlıdır. Ne var ki, bunların hepsi toplumun yapısına (sosyo–ekonomik örgütlenme biçimine) bağlıdır.
Örneğin, yazının başında sözü edilen Anuta adasındaki kabilede paylaşımcı ve yardımlaşmacı davranış baskındır. Çünkü toplumsal düzen insanları paylaşmacı olmaya yönlendirmektedir. Bunun tam tersi olarak kapitalist toplum insanları aç gözlü ve rekabetçi olmaya yönlendirmektedir.

Kapitalizm insan doğasının kaçınılmaz sonucu mudur?
En eski yazılı kaynaktan günümüze kadar geçen süre 3500 yıldır. Bu süre içinde insanın sahip oldugu kapasite aynı kalmıştır. Bu durumda sorulacak en basit soru şudur: Eğer kapitalizm insan doğasına en uygun düzen ise, kurulması neden binlerce yıl sürmüştür?
Kapitalist toplum dünyadaki tek toplumsal örgütlenme biçimi değildir. Örneğin, Alaska’daki İnupiat toplumunun örgütlenme biçimi farklıdır. Bu toplumda sosyal ilişkiler balina avına bulunulan katkı (emek veya aletle) ve elde edilen yiyeceğin toplumun tüm üyeleri arasında paylaşılması temelinde gerçekleşmektedir. Yine bu toplumda karşılıklı ilişki içinde bulunan insanlar (kan bağı olsun veya olmasın) akraba olarak tanımlanmaktadır. Çocuklar hangi aileyle yaşamak isterlerse o aileyi seçme özgürlüğüne sahiptir. İnupiat toplum örneği kapitalist toplumda genel kabul gören iki temel mit ile çelişmektedir: 1) Bireysel özgürlük ile kollektif olarak örgütlenmiş toplum arasında seçim yapma zorunluluğu vardır; 2) Çekirdek aile toplumsal üretim ve yeniden üretimin doğal ve gerekli bir parçasıdır.
İnupiat toplumuyla ilgili çalışmalar yapan B. Bodenham “Bireysel özgürlüğün toplumsal ilişkileri ve kollektif faaliyeti güçlendirdiğini, kollektif faaliyetin ise bireysel özgürlüğe dayandığını” söyler.

Başka bir dünya mümkün
Kapitalist toplum dünyanın her köşesine yayıldığı için başka türlü bir yaşam sanki mümkün değilmiş gibi gözüküyor.
Oysa paylaşmaya ve yardımlaşmaya dayalı olan, herhangi bir sınıfa, cinsiyete ve güce dayalı olmayan toplumsal yapılar binlerce yıl devam etti ve bazı örnekleri günümüz dünyasında hâlâ var.
Yiyeceklerin paylaşımı ve her bireyin özgür ve eşit olması sadece bir kabileye özgü olmayıp evrensel bir olgudur.
Dünya ölçeğinde yaşanan açlık, yoksulluk ve savaşlar bize kapitalizmin insanın en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadığını göstermektedir. Çünkü kapitalizmin temel derdi daha fazla kâr etmektir.
Herkesin temel ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde toplumu yeniden örgütleme süreci, yani sosyalist toplumu kurmak, devrimci değişiklik gerektirir.
Açlığın ve yoksulluğun ortadan kalkacağı süreç paylaşımcı ve yardımlaşmacı davranışı öne çıkaracak, dolayısıyla ulusal zıtlıklar, savaşlar, ırkçılık ve cinsel baskı ortadan kalkacaktır.
Sonuçta, sosyalizm mümkün olmasının ötesinde insanlığın ve doğanın kurtulması için elzemdir.
Sosyalist bir dünya mümkündür ve bunun için mücadele etmeye değer.
Tacim Karadağ

559. sayı - 30 Mart 2016 (pdf)

Abone olun

Dostlarımız

Marksist.org

Marksizm 2013

dsip
















Su Hakkı Kampanyası